ALI AĞA’NIN (ALADAĞ’IN) DÜZÜ – BEREKETİN VE ZULMÜN TOPRAĞI
Bu dağın etrafında öldük öldük…
Yeniden dirildik biz.
Yaşamın hikâyesi, Arguvan’ın rüzgârıyla başlar.
Var olduğun âlemde, varlığınla…
Ve sana eşlik eden canlı–cansız bütün varlıklarla
Değerini bildikçe varsın…
Her şafak vakti kızıl bir yıldız, dağın tam başına çöker.
Aladağ’ın zirvesi, Che’nin beresi gibi gölgelenir.
Sanki Che, Gocaryon dağlarına doğru heybetle yürür…
Biraz sonra güneşin kızıllığı, dağın başında ateş gibi parlar.
O kızıllığı görünce, insanın aklına Che’nin o seslenişi gelir:
“Halkların kurtuluşu için bu ateşi yakıyorum!”
Bolivya ormanlarının en gür yerinde haykırdığı o ses,
Aladağ’ın sabah sessizliğine karışır gider.
ARGUVAN ÇARŞISININ KALBİ: CILİZ MAHMUT’UN GAHVEHANESİ
Eski Arguvan çarşısına girişte Abdurrahman’ın kahvesini geçince,
çarşının orta yerinde bir gahvehane vardı.
Cılız Mahmut’un gahvesi…
İçeriye dışarıdan bakınca, kapı açıkken mağ direkleri görünürdü.
Alçak tavan, sigaradan sararmış mertekler,
gaçah tütün dumanı caddeye savrulur giderdi.
Yaklaşık 15 masalı, Arguvan’ın en büyük kahvesiydi.
Taa Nahiye Müdürü Mustafa zamanından beri ayaktaydı.
Burası Arguvan’ın hafızasıydı.
Bazen siyaset, bazen derin mevzular konuşulurdu.
Müdür Mustafa’nın gizli açık işlerini bilen
Bemereli Celal Şahbazoğlu’nun anlattıkları herkesin içini ürpertirdi:
Müdür’e baskı yaparak, Arguvan’ın en bereketli toprağı olan
Ali Ağa’nın düzünden
Hazine’ye ait 50 dönüm araziyi nasıl aldığı…
Bu kahvede hep duman, sinek ve öksürük vardı.
Sinekler bile uyuşuk, sarhoş gibiydi.
Kanatları açık, geri geri yürür,
sonra birden masalardaki ıslanmış şekerlere saldırırlardı.
Herkesin gözünün önünde masanın üstünde çiftleşirlerdi.
Yaşlılar, cebinden yağlığı çıkarıp alnını siler,
sonra burunlarını çekip aynı yağlığı tekrar cebine koyardı.
Sol köşede Atatürk ve İsmet İnönü’nün resmi asılıydı.
Altında Atatürk’ün şu sözleri:
“Şafak atana kadar Ankara’yı beklerim.
Tan yeri ağarmaya başlayınca içim rahat başımı yastığa koyarım.
Bilirim ki İsmet uyanmıştır…”
Bu yazıyı her okuyuşumda içimden:
“Vay be…” derdim.
ALADAĞ: GÖLGE, BEREKET VE KORKUNUN TEPESİ
Arguvan yazısının en görkemli tepesine, yüksekliği ve heybeti nedeniyle
“Aladağ” denirdi.
Aslında bir dağ değil, bir tepe idi.
Morhamam, Mamahar, Parçiken, Aşağı ve Yukarı Sülmenli arazilerine teğet geçen
“Ali Ağanın Düzü”…
Adını Osmanlı zamanında Karahöyük livasında nüfuz sahibi Ali Ağa’dan alır.
Bu zat, Osmanlı’ya ve İsaköy’deki Hantebir Beylerine sırtını dayadığı için
zalimlikte sınır tanımazdı.
Atmadan gelip Karhöyük’e içgüvey yerleşen Ali Lülezade idi asıl adı.
Beslediği adamlarla çevreye korku salan bir eşkıya gibi dolaşırdı.
Civar köylüler, bu zulümden bıkınca
Mezirmede oturan, Yemen savaşına katılmış okur yazar
**“Yemenli Abidin”**e giderler.
O da bir arzuhal yazdırır padişaha:
> “…Ya derdimize derman,
Ya katimize ferman,
Ya da gökyüzüne merdiven…”
Aradan vakit geçer.
Asker gelir, Ali Ağa’yı alır,
Yusufun zindanı denilen çukura atar.
Orada ölür.
Yemenli Abidin’in mektubu, Ali Lülezade’nin saltanatını bitirir.
DAĞIN ORTA YERİNDEKİ CIZIH
Aladağ’ın başından başlayıp Yılgınlı Dere’ye uzanan bir cızıh vardır. İnsanın göğsündeki çizgiye benzer. Sanki başsız bir pehlivan, ovanın ortasında oturuyormuş gibidir.
Ne zaman bu dağı görsem, aklıma hep o cüsseli pehlivan gelir.
1972’nin bir sabahında Haceylin Enter motoruyla Kanber ağabeyle Ali Ağa’nın düzünden geçip şehre gederken Motorun dik egzozundan savrulan ateş çakımları koyu yeşil çordik kümelerinden sıçrar, bağırtlaklar “guyok…” diye seslenirdi. Far ışığına yakalanan bıldırcınlar ekinlere düşerdi.
Dağın başında kervangıran yıldızı zirveyi taç gibi süsler, gün doğarken kaybolurdu.
Ülger ve Terazi yıldızları gökten çekilince, dağın silueti yine başsız pehlivana dönerdi.
BEREKETİN ORTASI: ALİ AĞA’NIN DÜZÜ
Hacıguyu yokuşuna dayanan bir yer var; Köylüler kamyonla şehre giderken hayran kalır,
“Aha buralar 1938’de bir teneke sarı bursa buğday seksen kırat buğday olmuş, bire seksen…” derlerdi.
Tarlalar avuç içi gibiydi. Kurtu, kuşu, insanı;
Parçiken’in katır, davar, mal sürülerini gara gışa kadar doyururdu.
Bizim köyden bu düzlüğe sadece İrabanın gelini Satı giderdi. Dört eşek yükü çordiği, tan yeri ağarırken yüklerdi.
Türkü söyler, tütün sarar, Roman kahramanı gibi yürürdü Satı.
Aladağ’ın bereketini överek…
—
YILGINKLI DERE – BEREKET İLE KORKUNUN SINIRI
Tahir çayının bir kolu olan
Yılgınlı Dere, Aliağanın düzünden geçer,
Fırat’a az ötede kavuşur.
Bu derenin içi dört mevsim yeşildir.
Adam boyu yılgın otları, iri çakıl taşlarıyla doludur.
Ababil kuşları burada yuva yapar,
sesleri ürkütücüdür.
Eşekler bile korkar, girmezdi.
Ganlı Piyer’de sele kapılan Süleyman Ağa’nın gardaşı Hüseyin’in
çarıkları yılgınların arasında bulunmuştu.
Fırat’a yaklaştıkça derenin ürkütücülüğü artar.
Ama Aliağanın düzü bu çirkinliği saklar,
bereketini eteğinin altında tutardı.
Baharda züvan, gaygana, kerrküç otlarının kokusu,
ekin tarlalarının görünümü
Hereke halılarından bile güzeldi.
Kürt Daşöğ, Yukarı Sülmenli’ye yerleştiğinde
bu şirinliği anlatırken hep yutkunurdu.
Parçiken’den aldığı sarı bursa buğdasının bulguruyla
aş yağıyla yaptığı pilavın hikmeti
onun dilinden düşmezdi.
KUŞLAR, KURTLAR VE ÖLÜMÜN KOL GEZDİĞİ YAMAÇLAR
Ali Ağa’nın düzünde kuzgunlar çok yüksekten uçar.
Derelerdeki hayvan leşleri, onlar için bir nimettir.
Kalem cızığı gibi kıvrıla kıvrıla uzanan dereler,
kurtlara, kuşlara yıl boyu bereket saçar.
Çorak su birikintileri az da olsa hep vardır.
Ve hepsi…
Dünyanın en güzel, en acı, en bereketli hikâyelerini taşır.
Devamı 2. bölümde:
Hasan Çavuş, Manışların Satı Bacı, Gazıcı Rıza’nın Hacı’sı,
Şıhlıların Hüseyin Çamur’u, Aşçı Memet…
Ve Ektirden Dede Yusuf’un iki kızının sele kapıldığı o büyük acıları yaşadık

